“Da Vinci Şifresi’ni izledin mi?”

“İnci Küpeli Kız hakkındaki teorileri biliyor musun?”

“Mona Lisa’nın gözünde saklı olan sayıyla alakalı haberleri gördün mü?”

Tarih boyunca insanlar anlamadıkları şeylerle hep daha çok ilgilendiler. Yıldızların ardında talan edilebilecek uygarlıklar vardı. Gizemli insanlar daha çekiciydi. Van Gogh kulağını neden kesmişti? Sahi… Pollock’un derdi neydi?

Göze yabancı gelmeyen eserler gülümseyerek alkışlandı fakat ardından herkes Einstein’ın saçının şekli hakkında konuşmaya döndü. Yine de Renoir her gün görebileceğimiz tipleri çizdiği eserleriyle tahtından hiç inmedi. Bu büyük bir yetenek ve başarı göstergesi olsa gerek.

Renoir - The Luncheon Of The Boating Party
Renoir – The Luncheon Of The Boating Party

Renoir’ın resimlerine baktığımızda gördüğümüz şeyleri sorgulamayız. “Aaa dans eden bir çift. Ne güzel çizmiş!” ya da “Sohbet eden insanlar ne kadar doğal görünüyor!” gibi tepkiler vermemiz muhtemeldir. Fakat sakince akıp giden bu düşünceleri aksatan birkaç kişi çıkar ortaya… Mesela Amelie filminde, Renoir’ın “The Luncheon Of The Boating Party” isimli eseri hakkında kısa bir diyalog geçiyordu. Konuşulanlara göre, resimde neredeyse her karakterin bir amacı, işlevi vardı. Ortada oturan uzaklara dalmış kız dışında. Filmi izledikten sonra bu tabloya olan bakış açım tamamen değişti. Gerçek anlamını bulmuş gibi hissettim.

Dance In The Country İncelemesi

Renoir - Dance In The Country
Renoir – Dance In The Country

Renoir’ın usta fırça darbelerinin yanı sıra konu bakımından oldukça sıradan bir tablo “Dance In The Country”. Ya da öyle görünüyor.

Bir adam ve kadının dans ettiğini görüyoruz. Ufak bir incelemeden sonra adamın oldukça kendini vererek ve tutkuyla dans ettiğini söyleyebiliriz. Sakalı kadının yanağına değiyor ve bakışlarında bulunan nezaket, şefkat, kaybetme korkusu gibi hisler romantik bir düşünceye işaret ediyor. Resme daha dikkatli bakınca yerdeki şapkayı fark ediyoruz. Adama ait olduğunu ve düştüğünü dahi fark etmeyecek kadar partnerine odaklandığını varsayıyoruz. Fakat kadının eldivenlerine ve yelpazeyi tutuşuna bakarak daha mesafeli durduğunu söyleyebiliriz. Üstelik partnerindense resmi çizen kişiye bakmayı tercih etmiş. Buna binaen romantik düşünceler konusunda daha ciddiyetsiz olduğu söylenebilir.

Bu resimle alakalı pek çok dilde incelemeler okudum fakat hiçbiri beni tatmin etmedi. Nasıl herkes ana karakteri atlamış aklım almıyor! 2015 yılında yayımlanmış “She Was Pretty” isimli Kore dizisinde pek çok kez bu resmin ve içindeki anlamın bahsi geçmiş fakat anlaşılan kimse gerekli ciddiyeti vermemiş.

Dans eden iki kişiyi, arkadaki masayı, yerdeki şapkayı, yukarıdaki yaprakları geçtiğimizde ve sol alt tarafa doğru indiğimizde bizi sürpriz bir kişi karşılıyor. Önünde duran adama aldırmadan çiftimizi izleyen bir kız.

Resimleri profesyonel olarak inceleyemem fakat pek çok insan gibi ben de bu tip yollarda duygularımın sesini dinlemeyi seviyorum. Bu kızın herhangi bir anlam ifade etmediği, öylesine çizildiği de söylenebilir elbette. Fakat resim çizmek fotoğraf çekmek gibi bir şey değildir. Saatler sürer ve ressam her ayrıntıya hakim olur. Bu sebeple böyle arkaya saklanmış ve ön planda bulunan karakterleri izleyen bir figürün anlamsız olduğu düşüncesine katılmıyorum.

Kızın bakışları, ön planda dans eden kadının aksine oldukça masum. Ufak bir hayal kırıklığı ya da hayranlık sezebiliriz. Belki de adamla o dans etmek istiyordu.

Şimdi ihtimalleri bir kenara bırakalım. Çünkü bu resmin “aşk üçgeni” gibi bir şeyden daha fazlasını anlattığına inanıyorum.

Bu yazıyı okuduktan sonra, “Dance In The Country” isimli eseri bir dahaki görüşünüzde, arkada gizlenmiş kızın farkında olacaksınız değil mi? Öyleyse resme olan bakış açınızı bir nevi değiştirmiş olduk. Şimdi bu boyaları biraz size, biraz buzdolabınıza, biraz da sokaklara sürelim.

Instagram’da binlerce beğeni alan fotoğraflardan, aynı kelimenin defalarca yazıldığı boş kitaplara… Sahte gülüşlere ve paranın satın aldığı ilişkilere… Hayalsiz kalan dünyaya, acımasız siyasete, binlerce insanın karnını doyurabilecek fiyattaki kıyafetlere… Abartılı kokteyllere, değersiz hissettiren değerlere, hak etmeyenlere…

İşte dünya kalabalık bir resim haline geldi. Tüm bu yukarıda saydıklarım ön planda kendini sergilese de, sevgili odasında hayallerini gerçekleştirmek için bozuk bilgisayarının tuşlarıyla uğraşan kız, çocuğunun yarınki geziye gidebilmesi için fazla mesaiye kalan baba, ceketini çıkarıp sokak köpeğinin üstüne örten beyefendi, eşine doğum günü için en sevdiği yemekten hazırlayan teyze, saatlerce ders çalışmanın verdiği yorgunluğa rağmen rahat otobüs koltuğundan kalkıp yerini bir yaşlıya veren genç…

Benim Dance In The Country’den çıkarttığım anlam şu: Sevgili fark edilmeyenler! Sizler bizim resmimizin gerçek kahramanlarısınız.