Selma Gürbüz’ün İstanbul Modern’deki “Dünya Diye Bir Yer” adlı sergisi, son zamanlarda gezmekten en zevk aldığım sergilerden biriydi. Eserleri incelerken, kadın bedeni, mitoloji, kültür, ilkellik gibi pek çok konu hakkında fikirlerimi beyan etmeme kaynaklık edebileceğini düşünüp, buraya geldim.

İlk bakışta serginin primitif (ilkel) bir tema etrafında döndüğünü düşündüm. Fakat sonrasında bu kavramı kullanmayı uygun bulmadım. Çünkü eğer bu kavramı buraya yerleştirirsem, Afrika kültürüne, mitolojik unsurlara, doğaya ait imgelere, perspektif kullanılmadan yapılan sarı-sıcak tonlardaki tablolara, yüzyıllardır dilden dile aktarılmış söylencelere de ilkellik atfetmemin zor olmayacağını biliyorum. Ve eğer ilkelliğin zıttı çağdaş veya modernse, ben neden ilkelliği bir modern sanat müzesinde, “contemporary art” ile deneyimliyorum?

“Eski” kültürel öğelerin ilkel, yeni modern yaşamlarımızın ise daha gelişmiş ve gelecek günlerin daha da gelişkin olacağına dair kanıtlarımız neler? Artık daha mı güvendeyiz, daha mı sağlıklıyız, daha mı özgürüz? Tüm bunların “daha fazla” olmadığını görmek için virüs sonrası hayatlarımızı düşünmek bana yeterli geliyor. Yaşadığımız çağın yeni bir Ortaçağ olduğunu düşünenlerin sayısı da az değil. Roberto Vacca, Medio Evo Prossimo Venturo (Yakın Geleceğin Ortaçağı) kitabında, teknolojinin gelişmesiyle kurulan bu büyük düzenlerin bir gün mutlaka çökeceğini ve bu şekilde toplumların da gerileyeceğini yazar. Umberto Eco da “karanlık Ortaçağ”ın bu kadar “karanlık” görülmesinin sebebini ruhban sınıfına gösterilen tepki olduğunu söyler ve ardından o dönemdeki entelektüel faaliyetlerin canlılığını ve kalitesini anlatır. Geçmişe ilkellik, tedavülden kalkmışlık, geride kalmışlık nitelikleri verilmezse, modernitenin oluşturduğu -geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan- lineer bir şekilde ilerleyen tarih anlayışından da söz edilemez. Bu nedenle tarihi nasıl anladığınız bir bakıma sizin dünya tasavvurunuzu belirler.

Selma Gürbüz- "Dünya Diye Bir Yer" Sergisi
Selma Gürbüz- “Dünya Diye Bir Yer” Sergisi

Kültürel ögelerin işlendiği bir sergi olarak değerlendirdiğimde ise “kültür” kelimesinin bilinen ilk anlamı aklıma geldi. “Ekme işi, ekmek” anlamlarına geliyormuş. Hatta “kültür” kelimesinin Türkçeye “ekin” olarak alınması da mevzubahis olmuş. Bu kökten hareketle anlıyoruz ki insan doğaya müdahale edince, kültür ortaya çıkıyor. Yani ben toprağı sürünce de “kültürel” bir faaliyet yapmış oluyorum.

“Her ne kadar bugünlerde doğayı kültürün türevi saymak moda olsa da kültür etimolojik açıdan doğadan türemiş bir kavramdır. Özgün anlamlarından biri “çiftçilik” ya da doğal gelişme eğilimidir. “Kültür” ile aynı kökten gelen “coulter”, saban demirinin ağzı demektir. İnsan faaliyetlerinin en inceliklisine işaret eden kelimemizi emek ve tarımdan, gelişim ve üründen alırız.” (Eagleton, Kültür Yorumları)

İnsan, doğaya müdahelesiyle, kendisini doğaya eklemlemesiyle, doğayı dönüştürmesiyle kültürünü oluşturuyor. Yani, doğa ve insan olmadan kültürden bahsedemiyoruz fakat doğa, insan olmadan da var. Ancak doğanın değerini de yine biz belirliyoruz. İnsan, sanki karşısında kavramlarla, mecazlarla, somut ve soyut alet edevatlarla yontulmayı, yıkılıp yeniden yapılmayı, anlam yüklenip sonra anlamsızlaştırılmayı bekleyen koca bir boşlukmuş gibi bakıyor ona. Ve doğadaki her bir şeyi kendisi olmaktan çıkarıyor. Nietzsche’ye göre Antik Yunan zamanında insanlar doğayı kendinde bir alan olarak gördüklerinden, doğanın kendine ait yasalarıyla başa çıkamayacaklarını düşündüklerinden, ondan korktular ve doğa ile aralarında mythos dediğimiz (mitoloji veya sanat demek doğru olmaz ama benzer işlevler olarak değerlendirilebilir) bir tampon bölge oluşturdular. Doğadaki nesneleri söz sanatlarıyla, benzetmelerle, sembolleştirmelerle yumuşatarak kendilerini güvende hissettiler. Nitekim kültür de bu açıdan düşünülebilir.

Kelimenin serüvenine tanık olduğumuzda her şeyin ne kadar değiştiğini görmek daha kolay oluyor. Arada böyle yolculuklara çıkmak gerek. Selma Gürbüz’ün elinde çapası olan Afrikalı kadınlarına “kültürlü” diyorum artık. Şimdilerde ise benim “kültürel” bir insan olarak vasıflandırılmam için şehrin ortasındaki bir apartman dairesinde, çam kokulu mumumun ışığında, orman sesleriyle karışık rahatlatıcı müziğimi dinlerken bilgisayar ekranına yazdığım bu yazıyı yayınlıyor olmam yeterli.

Dünya Diye Bir Yer Sergisi
Selma Gürbüz- “Dünya Diye Bir Yer” Sergisi

Minyatürün perspektife olan mesafesini alımlayan Gürbüz’ün boyutsuzlaştırıcı üslubuyla, Şeker Ahmet Paşa’nın Ormandaki Oduncu eserinin perspektife uzaklığıyla, ormanın insan figürünü köşede bırakan üslubu arasında yakınlık kurmak da mümkün görünüyor.

Sergi, insan hamurunun “dünya diye bir yer”in tersine yoğurulduğu halde, dünyaya hâkimiyet sağlama çabasına karşı müstehzî bir bakış da sağlamıyor değil. Bu da bizi anti-kolonyal bir söyleme taşıyor. Çünkü perspektif bizatihi kolonyalist bir iz düşüm tekniğidir. Rönesans’ın getirdiği antroposantrik anlayışın yansımalarını Michelangelo’nun kusursuz ve elleri ayakları kocaman, dünyaya meydan okuyan Davud’unun bakışlarında görmüştük. Bu anlayış, perspektifin yardımıyla izleyicinin eser karşısındaki konumunu hâkim bakış açısı sağlayacak şekilde yerleştiriyor. Perspektifi ortadan kaldırınca ise bireyi ortadan kaldırmış oluyoruz. Rönesans’ın, sanatın alfabesini öğretirken Nietzsche’nin “gülünç küstahlık” dediği perspektifi yok sayması bu durumda mümkün olmuyor. Fakat modern sanat da kendi içindeki “modern küstahlık”lardan azade sayılmaz.

Şeker Ahmet Paşa - Ormandaki Oduncu
Şeker Ahmet Paşa – Ormandaki Oduncu

Sergide, İnsan merkezli bir doğa tasavvurundan çok doğanın insanileştirildiği ve panteizm izleri bulabileceğimiz bir doğa tasavvuru sezinledim. Böyle bir ekoloji anlatısında cinsiyetlerarasılık ve hetoronormativite ve taksonomiye göz kırpan akışkanlıkların, geçişkenliklerin yansıtılması; kimi eserlerde kahve tonlarıyla yumuşatılmışken, kimi eserlerde siyah ve kırmızının eşsiz çatışması ile de keskinleştirilmişti. İnsan-hayvan melezi figürler de biçimsel olarak müphemliğin görüldüğü alternatif formlar sunuyordu.

Bunun yanında queer eko-eleştiri ile bakacak olursak, sergideki kimi temsillerde doğurganlığın kadınlıkla eş tutulması ve “toprak ana” tabirinin de doğurganlık sıfatıyla ilişkili oluşu kültürel ve mitolojik getirilerle yerleşmiş kabullerin bir sonucunu daha pekiştirmiş oluyor. Bu temsil; Kibele, Demeter, Gaiga gibi toprakla ilişkili kadın tanrıçalarla ve antropomorfik varlıklarla güçlendiriliyor. Bu eko-feminizmin isteyeceği bir şey olsa da, cinsiyet kategorilerini ve bir cinsiyeti tanımlarken kullanılan ölçütleri sorgulamaya açan queer, “bir varlığı doğurgan olduğu için kadın olarak nitelendirebilir miyiz?” sorusunu sormakta gecikmiyor.

Doğayı ve kadını patriyarkal düzenin ve onun bir uzantısı olan kapitalizmin kıskacından kurtararak yeniden değerlendirmeye açan ekofeminizmin yansımalarını da sergide görüyoruz. Ekofeminizmin ürettiği söylemler dizisi, sanatçının tablolarında somutlaşmış gibi. Doğayı ve kadını belli imgelerle birleştirmesiyle oluşturduğu eserlerinden biri de sanatçının otoportresi olarak değerlendirilen “Ağaç Kadın” eseri. Kadın olarak yapılmış bu ağaç, derinlere uzanan kökleriyle ve yükseklere doğru dalgalanan yapraklarıyla mutludur. Yaşamın tüm elementlerini bünyesinde toplamış ve bu sayede ereğine ulaşmış gibidir. Oluşturduğu kadın yüzleri, doğaya farklı bağlarla bağlıdır ve sanatçı, kullandığı malzemelerle hepsinin yüzüne aynı dünyanın farklı kahramanları olduklarını nakşeder.

Ağaç Kadın- Selma Gürbüz
Ağaç Kadın- Selma Gürbüz

Ben Selma Gürbüz’ün en çok güneşlerini sevdim. “Dolu Güneş. Dolunay.” eserindeki Japon esintisini hissetmek de ayrı bir keyifti. Şimdi o eserin kendisi olmasa da posteri odamda. Ne de olsa “aslı gibidir” değil mi? Şimdi o postere bir bakış atıyorum ve yazımı sonlandırıyorum.

Dolu Güneş. Dolunay - Selma Gürbüz
Dolu Güneş. Dolunay. – Selma Gürbüz

“Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…”