Tüm dünya gündemini meşgul eden malum sebepler yüzünden çoğumuz evimizden çıkmıyoruz. Bazılarımız tüm gün bir sağa bir sola dönerek yatıyor, bazılarımız öğün sayısını sekize çıkarmış, bazılarımız haberlerin başından kalkamıyor hatta bazılarımız felaket senaryoları bile kurguluyor. Ancak böyle günlerde bu yaptıklarımızın hepsi bizleri farkında olmadan strese ve bunalıma sokabiliyor. Tam da buna çözüm olarak sanatın en sevdiğim dallarından biri olan sinemaya sığınabiliriz! Her ne kadar evimizden çıkamayıp kötü haberlere maruz kalsak da orta çağdaki bir veba salgınını yaşamıyoruz ve 21.yüzyılın teknolojisi elimizin altında. Bundan faydalanmaya bakıp moralimizi yükseltecek ve halı püsküllerini saymayı bırakıp güzel manzaralarında kaybolacağımız 3 filmden bahsedeceğiz sizlere:

The Boy Who Harnessed The Wind (Rüzgârı Dizginleyen Çocuk) – 2019

The Boy Who Harnessed The Wind (Rüzgârı Dizginleyen Çocuk)

Gerçek bir hayat hikayesinden ve aynı zamanda bir kitaptan uyarlanan bu güzel film sizlere Afrika’nın ücra bir köyünde küçük bir çocuk olan William’ın köyünü kıtlıktan kurtarma çabalarına şahit ediyor. Çiftçi köyünde yaşayan bu zeki çocuk maddi sıkıntılar nedeniyle okuldan atılır ancak öğrenmekten vazgeçmeye hiç niyeti yoktur. Böyle bir durumun içindeyken köyü kıtlıkla karşı karşıya kalır. Suya ulaşamayan insanlar tek geçim kaynakları olan tarımı yapamaz hale gelirken açlıkla sınanırlar ancak ne kendileri bir şeyler yapabilir ne de bir yardım gelir. Bu durum karşısında tepkisiz kalamayan William, okulunun kütüphanesine gizlice girerek bir çözüm bulmaya çalışır. Sonunda çözümü elektrikte bulan William, ellerindeki tek kaynak olan rüzgârı dizginlemeye niyetlenir. Fakat köyünü ve ailesini bu durumdan kurtarmak isteyen William’ın önünde büyük engeller bulunmaktadır. En başta da ailesi… Bütün bunlar olurken aynı zamanda Afrika’daki insanların normal(!) yaşamları ve hayat standartları size sunuluyor. İnsanların geçim çabaları, birbirleriyle olan ilişkileri gibi. 2019 yapımı bu filmde William’ı Kenyalı genç oyuncu Maxwell Simba canlandırıyor. Kariyerinin başlangıcını bu filmle yaptığını hatırlatmak gerek. Tecrübesizliğine rağmen rolün altından kalkabildiğini düşünüyorum.

The Boy Who Harnessed The Wind (Rüzgârı Dizginleyen Çocuk)

Büyük bir oyuncu kadrosu olmamasının sebebinin gerçek bir hikâyeyi daha doğal aktarmak istemeleri olabilir. Performanslar normal denebilir. Filmde eleştirmek istediğim şey uzunluğu. Asıl olaya kadar olan kısımlar çok detaylı ele alınmış, asıl olay ise sona sıkıştırılmış hissi veriyor. Filmi tavsiye etmemin temel sebebi ise konusu. Dünyada krizler, savaşlar, kıtlıklar, salgınlar hiç eksik olmadı. Ama insanlığın bu zamana erişebilmesinin sebebi durumu kabullenip iyileştirme ve çözüm çabalarına girmeleridir. Bu nedenle hepimize moral olabilecek bir film izleyebiliriz.

The Guernsey Literary and Potato Peel Society (Edebiyat ve Patates Turnası Derneği) – 2018

The Guernsey Literary and Potato Peel Society (Edebiyat ve Patates Turnası Derneği)

Gerçekten sıkıntıdan kendimizi kaybettiğimiz bu günlerde savaşın ortasında bir kitap kulübü kurmalarını örnek alabileceğimiz güzel karakterler ve etkileyici bir hikâye sunan ve yine bir kitaptan uyarlama olan tatlı bir filmden bahsedeceğim. Filmimiz II.Dünya Savaşı sıralarında İngiliz topraklarında geçiyor. Ana karakterimiz olan yazar Juliet, savaşın sonlarında kitaplarının popülerleşmesiyle hayatını düzene sokmaya çalışırken bilmediği birinden bir mektup alır. Bu mektupta Guernsey adasından ve kitap kulübünden haberdar olan ve birkaç kere mektuplaşan Juliet’in içini heyecan kaplar. Genç ve tutkulu yazarımız kitap kulübünün üyeleriyle buluşmak için adanın yolunu tutar. Kulübün ilk buluşmasında oldukça mutlu ve heyecanlı olan yazarımız bu tatlı kulübün altında yatan bir dram olduğunu fark eder ve peşini bırakmayıp gerçekleri öğrenmek için çabalar. Bu sırada savaş sırasında kaybettiği ailesinin yerini doldurabilecek kadar güçlü bağ kurabileceği insanlar da bulacağından habersizdir. Hikayemiz kadar muhteşem ve doğayla iç içe olan ada da sizleri şaşırtacaktır. Bu filmi sadece dönem kıyafetleri, binaları ve manzaraları için bile sıkılmadan defalarca izleyebilirim.

The Guernsey Literary and Potato Peel Society (Edebiyat ve Patates Turnası Derneği)

Dönem filmi sevenler için severek izlenecek bir film. Oyuncu seçimleri de oldukça yerinde. Karakterler detaylı işlendiğinden, performanslar filmin kalitesi için oldukça önemli bir etken ve i. Bu filmle alakalı belki tek olumsuz yorumum filmin uzun olması olur. Çünkü gerçekten uzun ve bunu sürekli hissediyorsunuz. Uzun olması sorun olmayabilirdi eğer doğru şekilde doldurulsaydı ama bazı kısımlarda yan sahneleri uzun uzun oynatmışlar ama yine de özellikle son kısmı çok tatmin ediciydi. Bilhassa ana karakterimizin kendini ve asıl istediği şeyin ne olduğunu bulma çabaları beni gerçekten etkiledi. Yönetmeni aynı zamanda benim favori Harry Potter serisi filmim olan Ateş Kadehi’nin de yönetmeni olan Mike Newell. Başrolümüz Lily James de genç oyunculardan ve performansı iyiydi. Ayrıca filmde mektupları yazan karakterimiz Dawsey Adams’ı canlandıran Michiel Huisman’ı başrol olarak ilk kez izlediğim filmdi. Kendisini ve performanslarını severim.

Filme dair bahsetmek istediğim son şey ise filmin yine bir kitap uyarlaması olması. Benim kitabından haberim yoktu jenerik kısmında öğrendim ama okumak istiyorum açıkçası. Belki siz önce kitabını okumak isteyenlerdensinizdir diye uyarmak istedim.

At Eternity’s Gate (Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında) – 2018

At Eternity’s Gate (Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında)

Bugüne kadar Van Gogh hakkında çekilmiş oldukça film ve belgesel var ancak beni en etkileyeni “Sonsuzluğun Kapısında” oldu. Olay filminden çok bir durum filmi gibi düşünüyorum. Vincent’in hayatının en çok eser verdiği ve ölümüne yakın dönemleri anlatıyor film ama olay bazlı olarak değil. Vincent’in gözünden ve psikolojisinden anlamaya çalışıyorsunuz bazı olayları. Ayrıca bu filmin en sevdiğim yanı Vincent tablolarını yaparken adeta arkada bir yerlerde bizlerin buna şahit oluyormuş hissi vermesi. Ayrıca sahnelerin kaydedildiği tarlalar, bahçeler, yapılar… Bunlar hakkında çok güzel seçimler yapıldığı dışında söyleyecek pek bir şeyim yok. Görüntü yönetmenleri iyi çalışmış tebrik ederiz.

At Eternity’s Gate (Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında)

Diğer filmlerde bahsetmeye dikkat etmeyip bu filmde ise mutlaka bahsetmeliyim diye not aldığım şey ise film müzikleri. Bir filmde pür dikkat izleyip içine gömüldüğünüz, etrafınızda neler döndüğünü fark etmediğiniz sahneler olmuştur. Çoğumuz böyle sahnelerde görüntüye odaklanırız ancak ses ve müzik sizi o sahneye gömen ikinci en etkili şeydir. Bu filmin müzikleri, müziklerdeki enstrüman seçimleri birebir filmle uyum içerisinde. Yani film her şeyiyle sizi içine almaya çalışıyor. Hatta izledikten sonra müzikleri ayriyeten dinlemenizi de tavsiye ederim. Ben bazen Vincent gibi hissettiğimi düşündüğüm zamanlar açıp dinlerim. Kaos ve dinginliği bir arada sunan müzikler. Tıpkı kafamın içi gibi olduğu için denge kurmamı sağlayıp düşünmeme yardımcı oluyor . Bu ufak ve gereksiz tavsiyeden sonra son olarak oyunculardan bahsedebiliriz. Vincent rolünü Willem Dafoe canlandırıyor. Aslında filmde ilk onun canlandıracağı duyurulunca şok olmuştum çünkü 30’lu yaşlarındaki Vincent için oyuncuyu sevsem de yaş almış birinin uygun olmadığını düşünmüştüm. Bunun için kendisinden özür dilerim çünkü o kadar harika bir performans sergilemiş ki şu an Van Gogh denince aklımda onun yüzü canlanıyor. Bu filmi gece, tek başınıza ve tek seferde izlemenizi tavsiye ediyorum. Ayrıca o güzel güneşli açık hava sahnelerini izlerken lütfen bizi de anın!

Yazımız buraya kadardı. Umarım filmleri izlersiniz ve hoşunuza gider. Ayrıca morallerinizi de yükseltmesini diliyorum. Bu günlerde ihtiyacımız olan temel şeylerden biri bu çünkü. İzlediğiniz filmler için geri dönüşleri de merak ediyoruz lütfen geri dönüşlerinizi bizimle paylaşmaktan çekinmeyin!

Sağlıkla kalın.