İçinde yaşadığımız şehirler, evler; üzerinde yürüdüğümüz sokaklar, caddeler; fark ederek veya etmeyerek baktığımız gündelik manzaralar… Özellikle içinden geçtiğimiz zorlu süreç bizi mekanla olan bağımızı düşünmeye sevk eder diye ümit etmekteyim. Tabiata karşı tavrımız, kendi evimize karşı takınmamız gereken tavırla doğru orantılı olmalıyken, ikisi de önemsenmedi, özen gösterilmedi ve arka planda bırakıldı. Bugün belki de bu arka plana bırakmış olmanın zorlu sonuçlarıyla yüzleşmek durumunda kaldık. Mimari tavrımızı kaybetmiş olmak değer kaybının beraberinde getirdiği maddi bir sonuç. İnsanın insana tavrı, insanın kente ve kendi evine karşı takındığı tavır varolana göre şekillendiğinde hakiki bir şehir kurgusu görmek mümkün olur. Ağaçların kendiliğinden beliren kıvrımlı yollarına konarcasına yerleşmiş ahşap bir ev, önceden inşa edilmiş bu eve zarar vermeyecek şekilde yerleşen komşu bir ev. Birbirine bağlı ağlarla meydana gelen, birbirine göre şekillenen evlerin oluşturduğu bir Üsküdar mahallesi hayal edin. Kıvrımlarını takip ettikçe sürprizlerle karşılaştığınız, yolun sonunu göremediğiniz, ormanda mı sokakta mı yürüyorsunuz ayırt edemediğiniz düşsel bir mahalle. Her şeyin belli olmayan bir düzen içinde salıverilmesi Türk İslam mimarisinin en önemli ve saygı duyulması gereken özelliğidir bana göre. İnsan iradesine saygıyı kişisel dayatmalardan üstün tutabilmek çok yüce bir davranıştır ve güçlü bir arka plana ihtiyaç duyar.

Eski Büyük Pazar Beyazıt

Önceliklerin önemini belirlemek, şehirdeki diğer yapıların şekillenmesinde de benzer bir role sahiptir. Merkeze indiğinizde toplanma mekanı olarak bir külliye görürsünüz. Belki de kentteki en iddialı yapı olsa olsa bu külliye olacaktır. İbadet edilen bir mekan olarak kamuya hizmet verdiği ve kentin dışarıdan görüntüsünde etkili olacağı için eve göre görkemli bir meğilde olan yapıda; eğitimler, çeşitli toplantılar ve ibadetler icra edilir. Külliyenin çevresinde şekillenen çarşılarsa insanların günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri Doğu şehirlerinin mistik havasını barındıran bir sıkışıklıktan meydana gelir. Doğu medeniyetlerinde insan ilişkileri birbiriyle sıkı bağlar içindedir. Bir başınalık olmadığı için, topluluk olarak hareket etmek makbul görüldüğü için şehirleri de bu kurgudadır. İhtiyaç halinde birbirlerini kollamak, birlik olmak aslında onların hem insana hem doğaya karşı tavırlarını ispatlar niteliktedir. Ben demeden sen demeyi düşünebilmektir. Birbirine bağlı hareket etmeyi seven bu insanların inşa ettikleri konutlar da doğanın alanını tahrip etmeksizin yapılagelmiştir. Varolan coğrafyanın dokusu özellikle daha küçük kentlerde iyi bir şekilde muhafaza edilerek üzerine eklemeler yapılır. Bu nedenle her şehrin kendine has dokusu, mimari eklemeler ile birleşerek özgün bir dil oluşturmuştur. Coğrafyanın malzemesi taşsa taş, ahşapsa ahşap kullanılmış gereksiz efor hoş görülmemiş.

Bedri Rahmi Eyüboğlu, Salı Pazarı 1938
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Salı Pazarı 1938

Bugün İstanbul gibi yoğun nüfuslu bir kentte bunları başarmak elbette kolay bir husus değil. Lakin tahribatı en aza indirgemek her zaman mümkün. Bu da ancak bireylerin minik minik atacağı adımların yayılarak büyümesiyle gerçekleşebilir. Şartlar gösteriyor ki her geçen sene bu tahribatın sonuçlarına daha fazla maruz kalacağız. Toprakla sürekli olacak bir bağlantı kurmalı, bunun yollarını aramalıyız. İçinde yaşadığımız evler bu anlamda hareketin başlangıç noktasını oluşturuyor. Değişimi içeriden dışarıya doğru gerçekleştirmek her zaman efdal olandır. Evlerimizden başlayarak özlemini duyduğumuz mimari tavrı yaşatmaya çalışmak bu çağın gerekliliklerinden biri. Bu nedenle kültür birikimimizdeki mimari bellek kavramını iyice irdelemek gerekiyor. 

Harita Üzerinden Şehri Okumak

Üsküdar Haritası - Eşref Paşa, 1909
Üsküdar Haritası – Eşref Paşa, 1909

1900’lerin İstanbul’unu gösteren Eşref Paşa’nın eski Üsküdar haritası kentin geçmişteki halini gözler önüne sermekte. Bu haritadaki çizgilerin serbest bir şekilde dağıldığını görmek; iradenin serbestliğine, benden önce diğerinin özgürlüğüne dikkat etmeyi hatrıma getirir. Bu nedenlerledir ki, bir şehri inşa ederken takınılan tavrın yüceliğini analiz ederek süreci takip etmek gerekir. Özellikle meydan bölgesine yoğunlaşan yapılar yeşil alanın imkanlarına bakılarak yerleştirilir. En geniş inşa alanı bu meydanlar için ayrılır. Meydandan uzaklaşılıp evlerin yer aldığı mahallelere doğru ilerledikçe düz bir çizgide yer almayan, kıvrımlı hatlar çizen, zaman zaman çıkmaz sokaklarla mahalleyi muhafaza eden daha dingin bir bölge gözlemleyebilirsiniz. Evlerin sınırları bireylerin kişisel tercihleri ve iradeleri gözetilerek çizildiğinden, düz bir hat değil kıvrımlı sokaklar görürüz. Aynı malzemelerin tercihi ve bahçelerle birlikte kurgulanan evlerin ortak bir üsluba bağlanması estetik açıdan mahalleyi ön plana çıkarır ve bütünlük sağlar. Burada uyulması gereken kurallar ve kişisel tercihler uyum içerisinde ilerler. Ve bu uyum ortaya iyi tasarlanmış bir mahalle, bir şehir çıkartmış olur.

Eşref Paşa’nın haritasında da görebileceğimiz mahallelerin sınırları muğlak sınırlardan oluşur dolayısıyla. Şehirdeki muğlak sınırlar minimum müdahelenin sonucudur.

Matrakçı Nasuh - Galata Minyatürü
Matrakçı Nasuh – Galata Minyatürü, 16.yy

Matrakçı Nasuh’un minyatürlerine baktığımızda da benzer tavrın minyatür sanatı ile ifade edildiğini görürüz. Nasuh minyatürlerinde klasik minyatür algısına kişisel yorumunu ekleyerek yeni üsluplar geliştirmiş önemli bir sanatçıdır. Topografik çizimlerinde var olan coğrafik düzene kendi soyutlamasıyla eklemeler yaparak bilimsel bir verinin sanat eseri olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. 

Bir Osmanlı şehrinde sınırlar tabiata göre şekillenir. Bir aile için inşa edilecek konutu yapacak usta ve kalfa ailenin ihtiyaçlarını dinler ve bu ihtiyaçlara göre zaten şekli belli olan eve bazı eklemeler yaparak yapıyı kişiselleştirir. Öyle ki, yan yana dizili Osmanlı evleri hep aynı gibi görünen, fakat detaylarıyla farklılaşan formlarıyla bu ihtiyaçlar silsilesinin fiziki sonucunu oluşturur. İslami öğretilerle şekillenen mahallede komşunun hakkını gözetmek, geleneksel konutlarda yamaçlara üst üste sıralanarak dizilen evleri bir birey olarak düşünmeyi doğurmuştur. Bu ihtiyaçlar, uyulması gereken tabiat kuralları ve insan olarak takınmamız gereken tavırlar eski İstanbul’u, Safranbolu’yu, Kastamonu’yu ve benzeri şehirleri ortaya çıkaran maddi ve manevi nedenlerdir. Bu nedenleri kavrayıp ilkeleştirmek bugünkü konut sorununda ilk çözümlenmesi gereken adımlardan biridir. 

Bu değişimin sosyalleşerek, herkesin sorumluluk almasıyla gerçekleşeceğini ön görebiliriz. Kuzguncuk mahallesini onarıp muhafaza eden rahmetli Cengiz Bektaş bu anlamda önemli bir mimar ve rol modeldir. Hakeza Turgut Cansever’in şehirlerimizle ilgili analizlerini ve çözüm önerilerini ilgililer detaylı bir şekilde incelemeli. Mimari müdahaleler ilk etapta müdahalede bulunmak açısından herkes için elverişli olmayabiliyor. O yüzden iç mekana odaklanarak bu müdahaleyi başlatmak her zaman daha mümkün gelir bana. Geleneksel konuttaki mobilya anlayışı, sofra ve bahçe kültürü gibi alışkanlıklar içinde yaşadığımız apartmanlarda ne gibi işlevlere dönüşebilir? 

Naci Kalmukoğlu, Ayasofya
Naci Kalmukoğlu, Ayasofya

Geleneksel Osmanlı evinde dekorasyon yoğun bir şekilde tekstillerle şekillendirilir. Odalar dönüşebilen, değişime açık ve belli işlevsel sınırlarla kapatılmayan mekanlardır. Ustanın inşa ettiği ev zaten mobilyalar yerleştirilmiş bir şekilde teslim alınır. Mobilya dediğimiz şey ise; sedir, gömme dolap, sergenlik denilen raflardan ve ahşap işlemeli tavanlardan oluşmakta. Bunun üzerine eve kullanıcısı tarafından eklenen tekstiller iç mekan dekorasyonu görevi görmektedir. Elde işlenmiş perdeler, sofrada kullanılan tekstil takımları, elde dokunan halı, kilimler ve duvar halıları, sedirde ve minderlerde kullanılan dokuma kumaşlar. Bu birliktelik konuta güçlü ve zengin bir harmoni sağlar. Abartılmamış, yerinde dokunuşlar ile ev zenginleşir ve kişiselleşir.

Yeşil Elbiseli Kadın Bayan Vicdan Moralı’nın Portresi - İbrahim Çallı
Yeşil Elbiseli Kadın Bayan Vicdan Moralı’nın Portresi – İbrahim Çallı

Yabancı elçiler ve gezginlerin çokça ifade ettiği şekilde Türklerin bakıra düşkünlüğü iç mekan kurgusunda dikkat çeken diğer bir husustur. Bakır sahanlar, siniler, bakraçlar ve şerbetlikler yine bu dekorasyona hizmet eder. İç mekanı oluşturan bütün bu detayları, içinde bulunduğumuz odadan başlayarak yaşatmaktan bahsediyorum aslında. Çünkü sahip olduğumuz kültürün muhafazasını, geleceğe doğru yol almasını ancak bu şekilde sağlayabiliriz. Onun da ötesinde evlerimizi ve böylelikle kendimizi iyileştirebiliriz. 

Geleneksel evlerdeki sadeliği ilke edinerek, toprakla bağımızı yeniden kurgulayarak, tüketim şeklimizi sorgulayıp daha çevreci, daha az tüketen bireyler olmayı başarmamız gerekiyor. İnsanın iç ve dış dünyası birbirinden kopuk değildir. O yüzden yaşadığımız çevreye özen gösterirken, korumamız gereken insani ilkeleri bununla birlikte muhafaza etmek durumundayız. Belki bir gün yeniden o özlediğimiz İstanbul’u inşa etmeye başlamış buluruz kendimizi belli mi olur?