Editörümüz Hale Albayrak, Mimar Melek Zeynep Bulut ile son zamanlardaki çalışmaları üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdi:

Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Melek Zeynep?

Ben Melek Zeynep Bulut. Mimarım. Beraberinde sosyal temelli konularda sanat üretiyorum, daha ziyade söylem üretmeye çalışıyoruz diyebilirim. Çalışma alanlarım daha çok insan haklarıyla ilgili konular ve bununla ilgili estetik çözümlemeler, daha pratik çözümlemeler, insanların hayatlarını kolaylaştıracak ve söylem üretecek çözümlemeler yapmaya çalışıyoruz. Bu şekilde özetleyebilirim.

Mimar Melek Zeynep Bulut
Mimar Melek Zeynep Bulut

Mimarsınız ve bunun yanında sanatçı kimliğiniz var. Bu iki kimliğin kesişimsellikleri olduğu kadar üretim sürecinde aslında farklılıkları da mevcut. Modern dünyada ikisi de aynı düşünce kaynağından besleniyor olsa da mimarlık, sanatın aksine daha sınırları olan ve sınırlar içerisinde kalmayı gerekli kılan bir alan olduğu kanaatindeyim. İşverenin beklentisi, sipariş mekanizması, verilen parselin sınırları, mekânın işlevselliğinin göz önünde bulundurulması vesaire, mimarlığı sanattan ayıran temel unsurlarmış gibi görünüyor. Sizin bu sanatçı ve mimar kimlikleriniz üzerinden geliştirdiğiniz çalışmalar bağlamında fikirleriniz nelerdir, bu iki kimliğinizin sınırları olmak zorunda olduğunu düşünüyor musunuz?

Esasında bu benim kendime çok sık sorduğum bir soruydu. Ben ikisini birleştirmek istiyorum çünkü ikisinin birbirinden bağımsız olmadığını düşünüyorum. Mimarlığın, daha doğrusu bize tanımlanmış mimarlığın sınırları var. Esasında mimarlık, estetiği ve söylemi içerisinde isteyen bir şey. O yüzden sanatla birleşmesi gerekiyor zaten. Biz sanatı faydasız ve bakıp, görüp haz alınan bir şey olarak algılıyoruz. Mimariyi de içine girilen işlevsel bir kutu gibi algılıyoruz. Hayır, böyle bir şey yok, esasen mekanın duygu üretmesi gerektiğine inanıyorum. Arkadaki eser de bunun bir türevi, bir pavilion denedik. Bir duygu mekanı, mekanın duygu haline gelip insanları harekete geçirmesiyle alakalı bir şey. Mekanın bu tür söylemlere ihtiyacı var, o yüzden sanattan kopuk olamaz. Bir arada dikiş atar gibi birlikte işlenmesi gerekiyor. Bu yüzden farklı disiplinlerle birlikte de ilerlemeli: mühendislik, psikoloji gibi. Bunlar birbirinden çok ayrılamayacak alanlar o yüzden ben birlikte ilerlemeye çalışıyorum.

Rene-Pavillion
Rene Pavillion / Scar

Yine belki kimlik bağlamında ele alırsak, Mimar Nevzat Sayın’ın sevdiğim bir ifadesi var: “Bütün mimarlar politiktir.” Çünkü iktidar ilişkileri etrafında bir mimari üretim söz konusu. Bu iktidarlığı yalnızca hükümet veya devlet ilişkileri anlamında kullanmıyorum. Mimarlığın her aşamasında bir ast-üst ilişkisi var. Bunun dışında işverenlerin de kendi iktidarlarını gösterme, meşru kılma, güç gösterisi yapma gibi amaçları altında mimarlık faaliyeti ve mimarlar gerçekten de ister istemez politik bir faaliyet öznesi haline gelmekten kaçabilir mi, kaçmalı mıdır?

Ben tasarımın politikadan bağımsız olamayacağını düşünüyorum evet. Sanatın ve tasarımın politikadan, söylemden bağımsız olmaması da gerekir. Çünkü insanların hayatını kolaylaştırırken zamanı ve şartları çok iyi okumanız gerekir. Ben politik bir özne olduğumu hissediyor muyum? Bu insanın kendi yoluyla alakalı bir şey. Kendi doğrularınız vardır, kendi yanlışlarınız vardır. Kendinize edindiğiniz, doğru bulduğunuz birtakım ilkeler vardır. Bu ilkeler günün siyasetiyle uyumlanıyorsa eğer, elbette bunun içerisinde olursun. O yüzden benim çalıştığım şey, bütün her şeyden bağımsız olarak insan hakları. Açıkça bir insan hakkı ihlali varsa oraya tasarım ve sanat çözüm getirmelidir, bir söylem üretmelidir. Bu Mısır’daki olaylarda da böyle oldu. Sanatçılar sanatçılar kolektif bir şekilde toplandılar “darbeye hayır” dediler ve bununla ilgili söylem ürettiler. 28 Şubat için de böyleydi fakat 28 Şubat konusu çok dilsiz kaldı, hep bir köşeye itilmiş dev bir yara kabuğu gibiydi adeta. Biz onu konuşmaya açtık, bu da bir söylem üretmektir. Birçok toplum travması var ve bununla ilgili tasarım ve sanat konuşmalıdır. Bunun için de siyasete ihtiyaç yok ama politikaya ihtiyaç var.

Rene Pavillion

İki eserinize de baktığımda, dış mekanlara yerleştirildiklerini, mekânsal bağlama uyum sağlama gayretinde olduklarını ve herhangi bir galerinin sınırlarına müdahil olmadıklarını görüyorum. Burada aklıma Brian O’Doherty’nin, modern sanat müzelerini “beyaz küp” olarak tanımlayışı geliyor. Bu “beyaz küp” metaforuyla, çağdaş sanat galerilerinin tesir altına alan atmosferi ve yazılı olmayan kurallarla ziyaretçinin pasif hale getirilişini anlatır. Ve sanatın bu mekanlar vasıtasıyla hayattan daha fazla soyutlanarak, entelektüel elitizmin mekanı haline geldiğini söyler.

Sizin tabiri caizse bu “beyaz küpün” içine dahil olmayan çalışmalarınız, sanat-hayat ikilemine bir başkaldırı mıdır; yoksa bu arazi sanatı, enstalasyon sanatı gibi kavramlar –ki Avelina Lesper çağdaş sanatı “VIP” yani video, enstalasyon, performans olarak adlandırır- bilinçli üretilmiş kavramlar olup bu ikiliği besler mi?

Öncelikle iki şey var, evet biri başkaldırı. Ama önce diğerini açıklamak istiyorum. Sanat dediğimiz şeyin tanımı henüz yapılmamış, yapılamaz da. Zaten onu tanımladığımızda bu sanat olmaz. Biri size “ben sanatçıyım” diyorsa bunu tartışmak gerekir. Esasen ben bu sıfatı kendime veremem. Bu ancak üzerinden zaman ve deneyimler geçtikten sonra insanların size atfedebileceği bir şey olur. O yüzden ben sanatçıyım diyemem. Ama sanat ve birtakım manifestolar, estetik söylemler üretmeye çalışıyorum diyebilirim.

Bir başkaldırı var evet ama şu da var: Sanatın, içerisine dahil olduğu sistem artık inşâi bir sisteme dönüştü. İnsanları birtakım galerilerin içerisine koyup ne hissetmeleri gerektiğini seçtirip bunun üzerinden bir aksiyon geliştiriyorlar. Örneğin aç çocuklardan bahsediyorlar fakat bunu görmek için galeriye gidip üst sınıfın öngördüğü şekilde davranmanız gerekiyor. Bunun işlevselliğinden ve insanî duruşundan söz edemeyiz. Benim yaptığım şeylerde tabi ki buna bir tepki var. Ben sokakta çalışıyorum fakat yer bağlamını çok önemsiyorum. Mesela Göç İdaresi’ne koymasaydık eğer, bu dekoratif bir şey olurdu. Ama onun yeri orası, orada anlam kazandı. Elimden geldikçe o “beyaz küp”ün içerisine girmemeye çalışacağım.

Peki günümüz sanatının aracısız olarak anlamlandırılabileceğini düşünüyor musunuz veya sanat gerçekten aracıya ihtiyaç duyar mı? Yani eseri mekânsal bağlamdan ve onu yapanın anlamlandırma biçiminden kopartıp bir nevi yapısöküme uğrattığımızda o eserin kendinden menkul bir anlamı bizi kuşatabilir mi?

Eğer kuşatabiliyorsa gerçek bir sanattır zaten. Van Gogh’un bir tablosunu şuraya bir yere koysanız ve üstünden su akıyor olsa bile o duyguyu verir. Ben onun ilk Buğday Tarlasında Kargalar eserini gördüğümde çok etkilenmiştim. Onu ben sokakta yerde görsem de aynı şeyi hissederdim. Çok iyi spotların altında, altın varaklı çerçeveler içerisinde sergilendiği için değil. Eğer zaten onu size verebiliyorsa o çok güçlü bir iştir. Onu veren çok güçlü işler de var.

 

Vaktinizi ayırdığınız ve görüşlerinizi samimiyetle bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.