Dünyanın en büyük arkeoloji müzelerinden biri ve Türkiye’nin müze olarak inşa edilen en eski binası unvanına sahip olmasına rağmen henüz keşfedilmemiş bir şaheseri bugün sizler için tanıtmaya karar verdik. Suriçinin merkezinde, Topkapı ve Gülhane Parkı’nın ortasında bulunun İstanbul Arkeoloji Müzeleri, merkezi konumuna rağmen önünden geçip gittiğimiz diğer müzeler gibi hala hak ettiği değeri görmüyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Mimarisi

Müzenin kurulduğu alanda farklı dönemlerde yapılmış üç ayrı yapı bulunuyor: Eski Şark Eserleri Müzesi, Çinili Köşk Müzesi ve Arkeoloji Müzesi. Bu farklı yapılar kendi dönemlerinin sanat anlayışını net şekilde yansıtıyor. II. Mehmet döneminde yapılan ve Selçuklu mimarisi etkisiyle inşa edilmiş İstanbul’daki tek bina olma özelliğine sahip Çinili Köşk, Erken Dönem Osmanlı mimarisinin güzel bir örneğiyken; Osman Hamdi Bey’in Alexandre Vallaury’e Sanayi-i Nefise Mektebi olarak yaptırdığı Eski Şark Eserleri Müzesi ve Arkeoloji Müzesi ise neoklasik mimariye güzel bir örnek oluşturuyor. Bu farklı mimari anlayışların birlikteliği, kendinizi Helenistik dönemde hissetmenizi sağlayacak ve size ilham kaynağı olacak.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki Eserler

Çinili Köşk Müzesi’nde, Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’nden kalma çiniler ve seramikler sergileniyor. Eski Şark Eserleri Müzesi’nde, aralarında tarihte bilinen ilk yazılı antlaşma olan Kadeş Antlaşması’nın da yer aldığı 20.000’e yakın arkeolojik eser bulunuyor. Ana bina ve ek binadan oluşan Arkeoloji Müzesi’nde ise İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Büyük İskender Başı, Hermes Heykeli, İmparator Augustus Büstü, Artemis Heykeli gibi antik kentlerden getirilmiş heykeller ve Sidon kral mezarlarında bulunan lahitler yer alıyor.

İçinde bir milyona yakın eser bulunduran İstanbul Arkeoloji Müzeleri, üç büyük yapıdan oluşmasına rağmen eserlerin sergilenmesi için yetersiz kalıyor. Bu nedenle birçok arkeolojik eser, depoda muhafaza ediliyor. Yaşayan tarih olan bu müze, eski dönemlerde sanatın lahitlerden, pişmiş heykelciklere kadar hayatın her alanına yayılmış bir olgu olup, modern dünyamızda sanatın eksikliğini derin şekilde hissettiriyor.

Arkeoloji Müzesi Nerededir

Bahçede heykellerin arasında otururken Marcus’un büstünün canlanıverip “Çünkü insanın çekileceği en güzel yer kendi içidir.” diyeceği, İskender Lahdi’nde canlanlandırılan savaş sahnesinde Büyük İskender’in çıkıp, “Korkunu fethet; sana söz veriyorum dünyayı fethedeceksin.” diyeceği hissiyatından kurtulamıyorsunuz.

Ağlayan Kadınlar Lahdi de tek başına birçok isme ilham kaynağı olmuş bir eser. Osman Hamdi Bey için bu lahit çok farklı bir yerde, öyle ki bu lahdin Sidon’dan müzeye getirilmesi için kendini üstüne zincirlediği rivayetler arasında. Müzeyi yaptırdığı Alexandre Vallaury’e de, müzenin planını bu lahde bakarak yapmasını söylüyor.

Şair Enis Batur’un da bu lahde bakarak yazdığı şiirden bir alıntıyla yazımızı sonlandırıyoruz:

“bir gün gelecek herkes ölecek, ben de,

gördüğüm duyduğum bütün insanlar da

gidecek buradan: başkaları yaşasa bile

budur işte benim kıyametim: mermere

düşen yüzüm ağladıkça silinecek-

hem hepsiyim çünkü kadınların, hem hiçbiri.

duracaksam hatsız ve rengi büsbütün atmış,

duruyorsam dilsiz ve yankısız,

anlayın ki sıra büyük bir hızla gelecek,

kimse görmeyecek yüzümdeki son sözü.

bana bakıyorsunuz: o dem yok o dem”