Miyazaki’nin son filmi Rüzgar Yükseliyor (The Wind Rises) sinemalarda gösterilmeye başlandığında Zeynep’in şöyle bir şey söylediğini hatırlıyorum: “Bu filme gitmek lazım. İleride çocuklara-torunlara, biz Miyazaki filmlerinin vizyona girdiği günlerde yaşadık diye anlatırız.” Hakikaten öyle de oldu. Ghibli’nin ustaları birer birer çekilmeye başladılar sektörden. Isao Takahata da Prenses Kaguya Masalı’ndan sonra film yapmayacağını açıklamıştı o vakitlerde. Filmden üç yıl sonra da vefat haberini aldık. Artık, olmayan torunlarımıza nostalji cümleleri kurabiliriz. “Gençler, siz o günleri bilmezsiniz. Bizim bilet alıp Takahata filmine gitmişliğimiz vardı.”

Rüzgar Yükseliyor (The Wind Rises)
Rüzgar Yükseliyor (The Wind Rises)

Sinema tarihinin toprak olmuş nice yönetmeni var, bir devri tek başına başlatan ve sona erdiren. Onların ardından da bu cümleler kurulabilir elbette, o “son” tarihi âna şahitlik edenler tarafından. Devran böylece dönmeye devam edecek. Bu bitiş duygusunun hüznüyle donup kalmamak, tarihselliğe tamamen gönül indirmemek gerek yine de.

Düşlerin ve Hayallerin Krallığı belgeselinde “Ghibli’nin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduklarında “Tabi ki batacak!” cevabını vermişti Miyazaki de zaten. Her bir noktasını seneler süren bir emekle, tırnaklarıyla kazıyarak inşa ettiği stüdyosunun “ölümsüz” olması gibi bir dert taşımadığını daha açık ifade edemezdi herhalde. Son filmini yaparak ölüme hazırlanan bir ustadan bunu duymak elbette her şeyden daha öğretici. Rüzgar Yükseliyor’un yapım sürecini anlatan belgesel boyunca sürekli bu “bitiş”, “son”, “ölüm” duygusuyla hesaplaşıyor Miyazaki. Bunu o kadar etkileyici bir biçimde yapıyor ki, tam da bizim hissettiğimiz gibi bir nostalji hissine, dünyanın koca bir çöplüğe dönüştüğü ve bütün güzel şeylerin geri döndürülemez biçimde kaybediliyor oluşu duygusuna esir olmak üzereyken bir anda müthiş bir motivasyonla, ilhamla, sezgiyle “hayat”ı işaret ediyor. Bunu da Rüzgar Yükseliyor’un sonunu (son anda) değiştirerek yapıyor. Senaryonun nihai halinde, eşinin ölümünün ardından kendisi de kısa süre sonra ölecek olan baş karakter Jiro yaşamaya devam ediyor. Son sahnede eşinin hayali, Jiro’ya “Yaşamalısın!” diye sesleniyor. “YAŞAMALISIN!” Bu sahnenin dublajı yapılırken Miyazaki gözyaşlarını tutamıyor ve “Kusura bakmayın, ilk defa kendi filmimin sonunda ağladım.” diyor. Bu kadar kıymetli çok az ders izleme fırsatını yakalar insan herhalde hayatı boyunca…

Prenses Kaguya Masalı – Isao Takahata

Prenses Kaguya Masalı - Isao Takahata

Aynı okulun bir diğer hocası Takahata’nın da Ateşböceklerinin Mezarı’ndan Only Yesterday’e, Yamada Ailesi’nden Pompoko’ya kadar her filmi birer sanat ve hayat dersi gibi. Ve o da Miyazaki’nin ardından emekliğe ayrılmak üzere son bir film daha yapmaya karar veriyor. Prenses Kaguya Masalı’nın serüveni böyle başlıyor.

Prenses Kaguya’nın senaryosu bir Japon halk masalından uyarlanmış. İnsanın içini, hayatta bir defa bile olsa bu kadar zarif bir masal anlatabilme isteğiyle dolduracak kadar güzel bir hikayesi var. Ormanda yaşayan bir oduncunun bambu ağacının içinde bulduğu küçük kızın büyümesi, prenses olması ve aşka düşme hikayesi.

Kendini katman katman açan, sonra da seyircisini sıkıca sarıp sarmalayan bu masalın konusuyla ilgili birçok farklı okuma yapılabilir. Ben bu yazıda ilk okumayı, filmin verdiği değerli bahaneyle Takahata’nın ve Miyazaki’nin her filminde gördüğümüz (ve aynı zamanda Ghibli Stüdyou’ndan çıkan her işin fark yaratan özgünlüğünü de oluşturan) sulu boya tekniği üzerinden yapmak istiyorum.

Prenses Kaguya Masalı - Isao Takahata

Bütün dünyanın, her seferinde daha “gerçek”, en gerçek, en iyi, en büyük, en teknolojik, en büyüleyici, en harikulade olma yarışıyla deliye döndüğü bir çağda iki boyutta ve sulu boyada ısrar etmenin esrarı nedir diye sormakla başlayabiliriz ilk olarak.

Filmle ilgili karşılaştığım birkaç yazıda Takahata’nın bu tekniğinin Japon resim sanatındaki “Ukiyo-e”den geldiğini okumuştum. Biraz araştırdıktan sonra Ukiyo-e’nin anlamı, her sorunun anahtarı olup bütün kapıları açtı birer birer.

Ukiyo-e’ye verilen Türkçe karşılık “Geçici Dünya Resimleri”ymiş. Fâni Dünya, Uçuşan Dünya, Kararsız Dünya, Dalgalı Dünya, Kederli Dünya, Değişken Dünya, Yüzen Dünya, Hüzünlü Dünya Resimleri anlamlarını da taşıyabiliyormuş bu dünyayla oyuncak gibi oynayan tılsımlı kelime. Bu geleneğin ismi kadar anlam dünyası da çok zengin. Zen-Budizm’deki yaşamın geçici ama sürekli oluş halindeliğine, hayatın ve ölümün hep bir aradalığına duyulan inanç şekillendirmiş bu sanatı.

Prenses Kaguya Masalı - Isao Takahata

Tarihi seyri de ilginç. Başlarda bu anlamı taşıyorken, Edo Dönemi’yle birlikte işin felsefesi “ânı yaşa” hazcılığına doğru kaymış. Bir refah dönemi yaşanmış ve Japonya’nın ticari sınıfı fazlaca zenginleşmiş. Dönemin sanatçıları da bu biçimi kullanarak geyşa resimleri, gece eğlenceleri, zevk sefa resimleri yapmışlar. Tabi bugün anladığımız haliyle duvara asıp seyretmelik resimler değil bunların hiçbiri. “Ağaçbaskı” tekniğiyle yapılmışlar ve her alanda -süs olarak değil- çeşitli şekillerde çeşitli işlevlerle kullanılmışlar. Zamanla hızlı üretim halini alan bu baskılar değerini kaybetmeye başlamış. (Sanırım fotoğrafın da Japonya’da artık bilinir olması gözden düşürmüş bu geleneği.) Tam o sırada zaten Batı da sanatta yeni heyecanlar arıyormuş. Avrupa’yla ticaret ilişkileri zamanla ilerleyince oradaki sanatçılar Ukiyo-e’den haberdar olmuşlar. Japonya’dan gelen malların paketlendiği kağıtlardaki desenleri görüp etkilenmişler başta. Sonra da kendi arayışlarını bu sanatla bütünlemeye çalışmışlar. Bir sürü meşhur empresyonist ressam Ukiyo-e‘den devşirme tablolar yapmış.

Mesela, Ukiyo-e resminin temelini oluşturan “ışığın anlık yansımaları ve bunun sağladığı devinim, kompozisyonun beklenmedik bir şekilde resmin sınırları tarafından kesilmesi, nesnelerin gölgelerinin olmaması” gibi özellikler dönemin ressamları tarafından etkileyici bir biçimde kullanılmış.

Japonya’da bugün popüler mangacıların bazılarının da bu tekniği kullandıkları söyleniyor. Ama doğrudan değil kültürel yönelim sebebiyleymiş.

Prenses Kaguya Masalı - Isao Takahata

Gelelim sinemaya. Bu geleneğin ve dünyayı algılayış tasavvurunun kodları en başta sorduğumuz soruya kısa da olsa bir cevap bulmamızı sağlıyor. Temelinde dünyayı başka türlü bir “gerçeklikle” algılamanın yattığı bu fikirden neşet eden bir sanat yorumu tabi ki “mimesis” in binlerce yıl şekillendirdiği “sahne” geleneğinin ürettiği bir formu –güçlü bir özgüvenle- dönüştürecek, farklı işler ortaya koyacaktır.

Bu geleneğe aşina olunca hem Takahata’nın hem Ghibli Okulu’nun iki boyutlu işlerdeki ve sulu boya tekniğindeki ısrarlarını anlamaya başlıyoruz. Demode bir inat değil. Belki doğrudan belki de dolaylı olarak meyledilen, yüzyıllardır devam edegelen bir geleneğin sağladığı zemin yoğuruyor bu sanatsal duyarlılığın hamurunu. Fâni dünyanın geçici resimleri…

Miyazaki’nin en başta bahsettiğimiz tavrını sahici kılan inanış da bu sanırım. Ghibli batacak bizler ölüp gideceğiz ama devran dönmeye devam edecek. Bu yüzden “Yaşamalısın!” ama “gerçeği” hapsedip onun tanrısı olma şehvetine kapılmadan. Büyüyen, yükselen ama sonunda yine denize karışacak bir dalga gibi. Yapıp ettiklerinin, işleyip eylediklerinin de dalgalardaki köpükler gibi olduğunu unutmadan…

Tüm film yazılarımıza sinema kategorimizden ulaşabilirsiniz!